Kısa Londra Tarihi kitabı yayımlandı! Bu büyüleyici ve şaşırtıcı kısa kitap ünlü yerler ve içindeki gizli hazineler arasında genellikle gözden kaçan mücevherleri ortaya çıkarıyor.

 

'Aklın Yolu' ve düşüncenin kaderi! - Ahmet Aydoğan / Cumhuriyet Kitap Eki

19 Kasım 2021 Cuma

Yaşadığımız dünyaya ‘irade’ ve ‘tasavvur’ aralığından bakmaya ve hayat muammasını bu ikisinin birbiriyle karmaşık münasebeti çerçevesinde çözmeye çalışan bir felsefenin şu son zamanlarda ülkemizin hatta giderek tüm dünyanın akıl bakımından arz ettiği zayıflık ve giderek fukaralık hakkında her ne kadar açıktan olmasa bile söyleyecekleri olmalıdır. Bu dünyada ne oluyor ve bu olanlar nasıl oluyor ki insan aklı sıhhatinden bu kadar büyük bir hızla uzaklaşıyor ve bu uzaklaşma neticesinde insana dün olduğu gibi artık haysiyetinden (dignitate) edecek şeyler değil doğrudan insanlığından (humanitate) edecek şeyler bu denli pervasızca teklif edilebiliyor? Hatırlanacağı üzere 2015’de yayınlandığında Akıl Sağlığı meramını şöyle bir açışla duyurmuştu:

‘Sağlam ve sağlıklı bir akıl bugün bize her zamankinden fazla lazım: Önümüzü göremediğimiz, gördüklerimizi de hayır mı şer mi seçemediğimiz bugünlerde olan aklımıza olduğu kadar mukayyet olmamız lazım. Fakat her şey bir araya gelmiş bizi aklımızdan etmek için uğraşıyor. Ne yapacağız, nasıl yapacağız da aklımıza mukayyet olacağız?’

Bu kısa methal içerisinde sağlam ve sağlıklı akıl lüzumunun yaşadığımız günlerin ‘önümüzü göremez, gördüklerimizin de hayır mı şer mi olduğunu seçemez’ mahiyette olmasından ileri geldiğine zaten doğrudan işaret edilmişti. Ama ‘sağlam ve sağlıklı bir akıl bugün bize her zamankinden fazla lazım’ dendiğinde aynı zamanda insanda aklın bizatihi bünyesi itibariyle sağlamlığının muhkem olmadığına dolayısıyla kolaylıkla sıhhatini kaybetmeye meyyal olduğuna dolaylı olarak da olsa işaret edilmiş oluyordu. Zaten takip eden cümlelerde bu meyyalliğin sonunda nereye varıp dayandığı, yani ihsas edilen bu bozulma ve muhtemel sebepleri kökeni itibariyle teşhis edilmeye çalışılıyordu. Kitapta yer alan Schopenhauer metninde kökeni itibariyle teşhis edilmeye çalışılan bu bozulmanın tezahürleri ve bunların o köken ile irtibatları gösteriliyordu. Tafsilatı Akıl Sağlığı (İstanbul, 2015) kitabından okunabilir.

Ne var ki kitap yayına hazırlanırken göz önünde bulundurulan mülahazalar aradan geçen iki yıl içerisinde makes bulmamış, ‘belki …olur da…’ diye yolu gözlenenlerin hiçbiri gerçekleşmemiş, üstelik bu zaman zarfında şartlar endişeyi ümitsizliğin kasvetine dönüştürecek derecede ağırlaşmıştır. İki yıla yakın bir süre sonra bu makes bulmayış, bu gerçekleşmeyiş ve şartların daha da ağırlaşması neticesinde Kitaplığın bu meseleyi mevzu edinen ikinci kitabı Akıl Zayıflığı yayınlanmıştır. Nitekim kitabın başında bu inkisar şu şekilde ifade edilir:

‘Böyle bir seslenişle bekleniyordu ki insan olarak belli bir görüş ufku içerisinde yaşadığımız halde neden milletçe önümüzü göremez hale geldiğimiz, gündelik hukuk muamelelerinde dahi temyiz kudreti (discretus) sıhhat şartı olarak arandığı halde ülkenin geleceği hakkında söz sahibi olanlarda bu hayrı şerri birbirinden ayıramayışta (indiscretus) neden sıhhatsizlik emaresi aranmadığı düşünmenin konusu haline gelsin. Daha önemlisi ülkenin geleceği bakımından böylesine nazik bir zamanda neden herkesin bizi olan aklımızdan etmek için elbirliği ettiği, artık günlük konuşma diline de aksettiği üzere, neden bize karşı mütemadiyen akıl denen şeyden hiç nasibimiz kalmamış gibi davranıldığı müzakere konusu edilsin. Her zamanki gibi gerçekleşen beklenenden farklı bir istikamet tuttu.’ 

Düşünce ne kadar geç kalırsa kalsın, meselesinin künhüne ermek için aranan feraset ve basireti, ihata etmek için kendisinden beklenen sürat ve vüsatı göstermekte ne kadar yetersiz kalırsa kalsın mesele edindiği şeyin peşini bırakmaz. Düşüncenin bu takip cehdiyle kimse boy ölçüşemez. Hatta bu yetersizlik sebebiyle gerçekleşenlerin arkasında kalış, bunun duyurduğu derin mahcubiyet, geri dönüp baktığında nazarına takılan dikkatsizlik hatta gafillik kendisini kınamasına müncer olsa bile yine de onun bu takip azmini kıramaz. Dolayısıyla bu defa ‘düşünmenin konusu haline gelmesi beklenenin’ neden gelmediği, ‘müzakere konusu edilmesi beklenenin’ neden müzakere edilmediği üzerinde durulmalı ve düşünülmeliydi ki Akıl Zayıflığı’nın Sunuş yazısında bu yapılmaya çalışılmıştır.

Bu inkisar aynı zamanda daha önce işaret ve ihsas düzeyinde ifade edilmeye çalışılan şeylerin daha da yüksek sesle dile getirilme arayışına yol açmıştır.

‘Bir manipulation çağında yaşıyoruz ve artık boş bulunup dolduruşa gelmemek, sinsi bir tezgâhın safdil kurbanları olmamak için her şeyi ihtiyatla karşılıyor, her şeye temkinle yaklaşıyoruz. Her şeyde bir muvazaa kokusu almayı temkin haline getirdiğimiz ve neyin sahte neyin essah olduğunu kolayına kestiremediğimiz için gerçek yolunu gözleyenlerin bile müzaheretinden mahrum kalıyor. Daha evvelden de bu manipulationlara bu sıklıkta olmasa bile maruz kalırdık, kimisine kimileri ayak uydurur kimisine de bile bile aykırı durmak düşerdi, fakat ekseriyetin masumiyeti lekelenmezdi, ya anlar direnir, ya fark etmez en fazla dolduruşa gelirdi.

Artık bile bile lades demeyi öğrendik. Bu zamana kadar izzet ve ikballerini şunun bunun gölgesinde arayanlar bunu hiç olmazsa saklı gizli yapıyor aleniyete dökmeye cesaret edemiyorlardı. Artık şunun bunun hesabının bir parçası olmadıkça buralarda kimse izzet ikbal yüzü göremez denilerek böyle bir zillet mukadderattan gösteriliyor. Ve en saf, en masum, hatta en mukaddes şeyler dünyanın en rezil meşrulaştırma ameliyesine kurban ediliyor.’

Fakat bu cümlelerin methali içerisinde yer aldığı Akıl Zayıflığı kitabının yayınlandığı 2015 yılından sonuncusunun, Aklın Yolu’nun yayınlandığı 2021 yılının Mayıs ayına kadar ne olduysa, nasıl olduysa aynı meramı ifade etmek üzere kurulan cümlelerin, kullanılan kavramların daha da keskinleştiği gözlerden kaçmayacaktır. (Bunun muhtemel sebeplerine dair ipuçların izi çevirmenin bu süre zarfında uğraştığı son birkaç yıl içerisinde yaşadıklarımızın anlaşılması bakımından ziyadesiyle mühim şu üç kitaptan sürülebilir: Joseph von Hammer, Haşhaşilerin Esrarlı Tarihi [2018] ve Baltasar Gracián, Bilgelik Kılavuzu ve Kurnazlık Sanatı [2019], Tehlikeli Zamanlar İçin Lüzumlu Hayat Dersleri, [2019].) Lakin gözlerden kaçmayacak bu keyfiyet değişik sebeplere bağlanacaktır. Mesela son zamanlarda yaşadıklarımızın veya daha dikkatli bir ifadeyle yaşamaya maruz bırakıldıklarımızın mutat yollardan tecrübeye dönüşmeye ayak diremesine dikkat çekilebilecektir. Bu ayak diremenin keyfiyeti tavzih edilmeden ve teşhis yönündeki ciddiyete de bir miktar istihza katılarak ilave edilecektir: Tecrübe edildiği muhteva bakımdan ne kadar zengin, dahası o muhtevanın kendisini tecrübeye sunuşu ne kadar keskin olursa olsun o zenginliği olanca canlılığı içerisinde damıtıp esasını çıkaracak zihni çerçeve belli ki bu tasfiye işinde aradığı düzeyde bir berraklık ve duruluğu tutturamamış. Veya: Tecrübe içeriğinin istenen berraklık ve durulukta esasına erişilemediği için zihni muhtevası tam bir sarahat kazanamamış, zihni düzeydeki sarahatsizlik de meramı tasrih etmekte kullanılan ifadelerin vuzuhsuzluğuna müncer olmuş diye düşünülebilir. Dolayısıyla kelime ve kavramlarda sözü edilen keskinleşme ifadelerdeki bu vuzuhsuzluğun maksada vusulsüzlüğüne bağlanabilir. Hal böyle olmakla beraber sanki ne başlangıçta meramına belli uzaklıkta kalan ifadelerde kendisini hissettiren masumiyet ne de tashih edilmiş haliyle göze batan keskinlik aranan hoşnutluğu temin etmeye yetmiştir. Belki bu hoşnutsuzluk da yaşadığımız zamanlarda düşünme çabasının kaderine dâhildir.

Ne yapalım ki bütün bunları yaşadığımız ülkede düşüncenin kaderi bu.

Yorumunu bırak